17 Mart 2018 Cumartesi

Sevgili Hayat

Buraya uzun zamandır tiyatro yorumu yapmamışım. Konusu sebebiyle çok merak ederek gittiğim, İstanbul Devlet Tiyatrosu'nun bir oyunundan bahsedeyim: Sevgili Hayat.




Hikaye, İzmir'de mübadele döneminde yolu kesişen iki kadın üzerine kurulmuş. "Amane" kahvelerinde şarkı söyleyen, orta yaşlı; aşka inanmayan bir kadın olan Eleni ile sokaklarda yaşayan Lena'nın hayatlarını, gitmek-kalmak arasında sıkışan hislerini ve hem bir hem de apayrı iki insanın kaderine şahit oluyoruz.

Tarihi olayların bizler gibi basit insanların yaşamına etkilerini gösteren hikayeleri hep sevmişimdir; bu yüzden çok heyecanla gittiğim bu oyundan, anlatımdaki kopukluklar sebebiyle pek keyif alamadım. Oyunculuk ve müzikler şahaneydi ancak dekorun aşırı sadeliği, sahneler arası geçişlerde yavaşlıklar, o azıcık dekorun sürekli oyuncular tarafından değiştirilmesi vs. insanın dikkatini dağıtıyor ve odaklanmayı zorlaştırıyor. 


Ankara Devlet Tiyatroları'nda daha kalabalık bir ekiple ve farklı bir dekorla sergilendiğini duydum; o haliyle belki çok daha güzeldir. İstanbul'daki versiyonunun -naçizane- biraz değiştirilmesinden yanayım.

10 Mart 2018 Cumartesi

Bizans'ta Şifa Sanatı Sergisi

"Hayat Kısa Sanat Uzun
Bizans'ta Şifa Sanatı"

Pera Müzesi'nde herhangi bir sergiyi gezerken zemin kata indiğimizde duvarda devasa boyutlarda bu not ile karşılanır; "Bizans'ta Şifa Sanatı" sergisine çekilirdik eskiden. Hala kalıcı sergi sınıfında mı bilmiyorum, üstünden epey zaman geçti. Ama her gezişimde bir göz atmadan çıkmadığım bu sergiyi sizlerle paylaşmak istedim.

Serginin girişinde şifa kültüründe kullanılan aletleri görüyoruz. Binlerce yıl önce ameliyatların yapıldığı aletler, bitkilerin kaynatıldığı ve ilaçların saklandığı kaplar. Bu kadar ince detaylı metal aletlerin o dönem nasıl yapılabildiğini hala aklım almıyor.





Sonrasında Bizans'ta ve daha öncesinde şifa sanatına katkıda bulunmakla ünlü kişilerle ilgili genel bilgiler veriliyor. Tabii bunların önemli bir kısmı hıristiyan kültüründe şifa denince akla ilk gelen grup olan "azizler". Sergide bu azizlerin gösterimleri de yer alıyor:



Duvarlarda ve panolarda şifalı bitkiler de atlanmamış:


Bana en enteresan gelen şey; İstanbul'daki "şifa merkezleri" ile ilgili bir çalışma yapılmış ve şifa merkezlerinin haritası çıkarılmış. Dönem şartlarını göz önünde bulundurunca, İstanbul'un o dönemde de ciddi manada merkez olduğunu görüyoruz:



Sergi, insanlık tarihine ilgi duyanlar için hoş bir anı bırakıyor, hele benim gibi süslü püslü saraydan çıkma objeler değil de, özellikle halkın kullandığı objeler görmekten etkilenenlerdenseniz mutlaka görmeniz gerekir.

24 Şubat 2018 Cumartesi

Viyana Leopold Müzesi

Viyana'da Museum Quarter dedikleri Müzeler Bölgesi'nde, gezginler tarafından çok anılmayan ancak oldukça güzel bir müze var; Leopold Müzesi.




Müzede karışık bir koleksiyon yer almakla beraber en çok öne çıkan özelliği; Gustav Klimt ve Egon Schiele'ye ait pek çok eseri burada bulabiliyor olmanız. Sıkı bir Schiele hayranı değilim o yüzden Schiele kısmı beni pek etkilemedi fakat bu kadar Klimt eserini bir arada görünce heyecanlandığımı gizleyemem.

Klimt'ten bana göre en çok öne çıkanlar:




Schiele'nin canlıları resmettiğindeki karamsarlığını pek sevmedim ancak bu hüznü objelere yakıştırıyorum. Örneğin:


Bir de benim bulunduğum tarihlerde Tracey Emin'e ait bir sergi vardı: Where I Want To Go. Çok başarılı buldum ancak fotoğraf yasağı vardı; gizli gizli tek bir fotoğraf çekebildim maalesef. O da aşağıdaki: It is not the way I want to die:


Hem çağdaş hem klasik eserlerin bir arada olması açısından da hoş bir müze. Sadece resimler değil, ressamlara ait kartpostallar, atölyelerinden örnekler ve fotoğraflar da yer alıyor. Viyana'ya gitmişken görmekte fayda var.



13 Ocak 2018 Cumartesi

La Traviata Operası

La Traviata Operası, İstanbul Devlet Opera ve Balesi tarafından Verdi'nin 200. doğum yılı şerefine Kadıköy Süreyya Operası'nda sahneye konuldu. 




Traviata, İtalyanca'da "yoldan çıkmış kadın" anlamına geliyor. Verdi de, Alexander Dumas Fils'in "Kamelyalı Kadın" romanından esinlenerek bestelemiş. Konumuz, Violetta ve Alfredo'nun büyük aşkı iken geçişlerin güzelliği sebebiyle insan bazen olay zincirini takip etmekte zorlanıyor. Büyük bir sahne ve kalabalık bir kadro ile adeta görsel şölenin ne demek olduğunu görüyorsunuz. Opera esnasında çekilen fotoğraflardan bulabildiğim tek örnek sanırım neyi kastettiğimi anlatmaya yetiyor:



Gördüğüm kadarıyla şuan Ankara Devlet Opera ve Balesi tarafından hem opera hem tiyatro versiyonları sergileniyor. Eğer biraz merakınız varsa, mutlaka deneyimlemeniz gereken eserlerden biri La Traviata.


7 Ocak 2018 Pazar

Alberto Giacometti Sergisi

20. Yüzyılın önde gelen Post-Kübist sanatçılarından Alberto Giacometti'nin Türkiye'deki ilk sergisi Pera Müzesi'ndeydi.





Öncelikle Paris'teki atölyesinde; sürrealist hareketin etkisiyle insan formunun gerçekliğini sorgulayan heykeller ortaya çıkarıyor. Çoğunlukla ince ve çook uzun figürler yaparak, gerçeği kendi gözünden betimliyor, aşağıdaki fotoğrafta kadınları simgeleyen "Orman"ı görüyorsunuz:


Daha sonra figürler oldukça küçülmeye başlıyor ve çoğunlukla etrafındaki insanların minimalist heykellerini yapmaya başlıyor. Aşağıda Simone de Beauvoir'nın bir heykelini görüyorsunuz:



Aşağıda gördüğünüz ise "Uzanmış Düş Gören Kadın" heykeli. Düşler bizi gerçeklikten koparan en önemli unsur olduğu için; bu eser özellikle sürrealistler açısından büyük önem taşıyor:



Sergide yalnızca heykeller değil, Giacometti'nin atölyesinde oluşturduğu eskizler de yer alıyor:





Giacometti'nin başka bir sergisinden kendi fotoğrafı:





Yarattığı insanların boyutları için sarf ettiği sözler ise hepimizin şapkasını önüne koyup düşünmesini gerektirecek cinsten:

"Bir zamanlar insanları gerçek boyutlarında görürdüm, fakat onlardan uzaklaşıp onları bir bütün olarak görünce küçüldüler. Ancak 1946 yılında, insanı gerçek boyutlarında göreceğim uzaklık yerine; insanı gerçekten görebileceğim uzaklığı keşfettim."

24 Aralık 2017 Pazar

Dorian Gray'in Portresi

Yazıldığı dönemde, ahlaki endişeler yüzünden oldukça eleştiri almış ve yankı uyandırmış; Oscar Wilde'ın "Roman yazamazsın" iddialarına karşı yazdığı kitabı "Dorian Gray'in Portresi".




Gençliği ve yakışıklılığıyla çevresindekileri büyüleyen Dorian Gray'in, hep genç kalma isteğine karşı; dileğinin gerçek olması ve ressam Basil'in onun için çizdiği portresinin onun yerine yaşlandığını fark etmesiyle olay zinciri başlıyor. Hedonist olarak adlandırılabilecek Dorian, içinde gittikçe kötüleşen ruhunun yansımasını gittikçe çirkinleşen portrede görüyor. Portrenin çirkinleşmesini izleyen Dorian kendiyle yüzleşirken, insan da kendini sorgulamaya başlıyor. Çok basitmiş gibi duran bu romanın sarsıcı yanı işte bu. Hoşuma giden bazı kısımları alıntıladım:


"Kişinin kendi kendini suçlaması doyum verici bir lükstür. Kendimizi suçladığımız zaman başka hiç kimsenin bizi suçlamaya hakkı yokmuş gibi gelir."

"Öte yandan kişinin soy yolundan ataları olduğu gibi, edebiyat dünyasında da ataları vardı ki, bunlar tip ve huy yönünden insana ötekilerden daha yakın oluyor, insan onların etkisini daha kesin fark ediyordu. Kimi zaman Dorian'a insanlık tarihinin tümü onun yaşam öyküsünden ibaretmiş gibi geliyordu: durum ve eylemleriyle, yaşadığı gibi değil de imgeleminin onun için yarattığı gibi, beyninde, tutkularında canlandırdığı gibi. Dünya sahnesinden gelip geçmiş olan o değişik, müthiş kişilerin hepsini tanımış gibi geliyordu; günahı böylesine şahane, kötülüğü böylesine gizemli kılan o kişiler."


Kendi içinize bir yolculuk yapmak istiyorsanız şu aralar, beklemeden okumanız gereken kitaplardan birisi "Dorian Gray'in Portresi" kesinlikle.

16 Aralık 2017 Cumartesi

Belgrad

2016'nın ocak ayında gittiğimiz Belgrad yazısını neden durdum durdum neredeyse 2 yıl sonra yazdım? Instagram'da Belgrad güzellemelerini görünce biraz garipsediğimden. Çünkü bizim Belgrad maceramız, her zamanki gibi skyscanner'da gezindiğimiz bir gün; sadece birkaç gün sonrasına ait Belgrad uçuşlarının bir İzmir biletiyle aynı fiyat olduğunu görüp, yaklaşık 30 saniye gibi bir sürede gitme kararı alıp ve kendimizi Belgrad'da bulmamızla başlamıştı.

Gece geç vardığımız için, ilk gece şehri tanımaya; sokakları gezmeye çıktık. Her yerde olduğu gibi burada da dikkatimi öncelikle duvar resimleri çekti:







Belgrad aslında tam bir Doğu Avrupa şehri. Soğuk ve hafif kasvetli havasını, geniş meydanlar ve sevimli sokakları bastırıyor.


Meşhur Knez Mihaliova Caddesi, İstiklal Caddesi'ne (tabii ki eski haline...) inanılmaz benziyor:




Aşağıdaki fotoğraftaki yer; sanatçılar sokağı olarak bilinen Skadarlija. Aslında şehrin biraz bohem bir bölgesi; bol bol butik cafeler, restoranlar mevcut. Turistler de genelde akşamları burada takılıyormuş; her yer tıklım tıklımdı.


Belgrad'a gelmişken kesinlikle gitmeniz gereken bir Kalemegdan var. Hem çok görkemli bir kale, hem çok güzel bir Tuna Nehri manzarası var, hem de büyüleyici bir havası var. Oysa en az onun kadar övülen Taş Meydan'ı pek beğenmedim, bana dümdüz bir boşluk gibi geldi.





Kalenin bütününü bir türlü fotoğraflayamadığım için aşağıdaki fotoğrafı Belgrad Gezi Rehberi sitesinden aldım:



Şehirde pek çok heykel ve anıt var ama beni en çok üzen aşağıdaki "we were just children" heykeli; 1999 yılındaki NATO saldırısında ölen çocuklara adanmış:



Belgrad'ın gece hayatı çok ünlü. Gerçekten çok uygun fiyatlara çok güzel yerlerde takılabilirsiniz. Biz kışın gittiğimiz için nehir üstü gece kulüpleri kapalıydı, daha çok Tuna Nehri kenarındaki canlı müzik yapılan yerlere gittik. Onun dışında "Zavicaj Etno Restoran" adlı bir yerde, yerel yiyeceklerini tattık ki hem fiyatları çok uygun hem de çok lezizdi. "Boutique" adlı restoranı da çok ünlü, değişik menüleri var; tavsiye ederim. Tüm bu "vizesiz, eğlenceli ve ucuz" övgülerinden ötürü artık ne kadar ucuz bilmiyorum ama, Belgrad birkaç günlük bir tatil için ideal bir rota. 


***Nikola Tesla Müzesi için ayrı bir yazı gelecek.

10 Aralık 2017 Pazar

Yüzyılların Yüzyılı Sergisi

Biraz geç de olsa, "iyi ki görmüşüm" dediğim sergilerden biri ile karşınızdayım. Öyle ki, kültür sanat alanında önde gelen yayınlardan biri olan Hyperallergic tarafından dünya çapında 2015 yılının en iyi 15 sergisi listesine girebilmiş ve gidişimin üstünden 2 yıl geçtiği halde incelerken ne hissettiğimi hala yaşatan bir sergi.


Yüzyılların Yüzyılı'nda; toplumsal dönüşümleri etkileyen olaylardan izler taşıyan eserler mevcut. Bu yüzden bütün tanıtımlarda "geçmişten günümüze bir okuma" olarak yer aldı.



Bana kalırsa serginin vuruculuğu, her bir eserin birbirinden farklı, köklü hatta travmatik toplumsal olaylara istinaden üretilmiş olması; dolayısıyla her adımda insan biraz daha afallıyor.


İçlerinde benim için en etkileyici olansa, yukarıda gördüğünüz canlı performans idi. Sınırların yapaylığı ve anlamsızlığına dikkat çekerken; girişte şöyle bir not karşılıyor sizi:


"Neden 2 yıl durdun da şimdi bu yazıyı yazdın?" diyecek olursanız, son günlerde, özellikle sosyal medyada gördüğüm büyük "sınır sevgisine" istinaden; özellikle bu sergiyi anımsatmak istedim. Kapladığımız o minik alandan birkaç yüz metre yukarıdan bakınca, ne bir sınır ne de başka bir ayrım var. Yükselen bu "trend" dehşete düşürse de, galiba bizlerin bu konuda sessiz çığlıklar atmaktan, sergi salonlarından, kitaplardan, filmlerden gönderme yapmaktan başka şansımız yok; eserlerden birinin sahibi Dilek Winchester'ın Tutunamayanlar'dan alıntıladığı gibi: "Sanki bizden önce hiçbir şey söylenmemişçesine..."